Pazara ya da manava gittiğinizde etiketlere bakarken artık yalnızca fiyat hesaplamıyoruz. Cebimizdeki paranın erimesi bir yana, karşımızda duran ürünlerin kalitesi de kafamızı kurcalıyor. Her köşede gördüğümüz, tanesi 80 liraya dayanan o meşhur ürünler aslında bize tarımın ve tedarik zincirinin geldiği noktayı apaçık gösteriyor.
Sanıldığı gibi değil. Çoğumuz bu yüksek etiketlerin sebebini doğrudan mazot fiyatlarına ya da nakliye maliyetlerine bağlayıp geçiyoruz. Fakat mesele sadece tarladan rafa gelen yolculuktaki yakıt masrafından ibaret değil. Tohumun küresel devlerin eline geçmesi, yerel üreticinin her geçen sezon artan girdi maliyetleri altında ezilmesi ve soğuk hava depoculuğundaki tekelleşme asıl suçlular arasında. Hal böyle olunca, 80 liralık etiket sadece enflasyonun bir sonucu değil, aynı zamanda bozulan ekosistemin faturası olarak önümüze konuyor.
Akıllı tarım teknolojileri, dikey tarım girişimleri ya da yapay zeka destekli sulama sistemleri uzun süredir teknoloji bültenlerinin favori konuları arasında. Girişimciler bu sistemlerin taze gıdaya erişimi ucuzlatacağını ve maliyetleri düşüreceğini iddia ediyor. Ancak tarladaki gerçeklikle laboratuvardaki simülasyonlar pek örtüşmüyor. Üretici dijitalleşme masrafını karşılayamazken, tüketici de market reyonundaki fahiş fiyatlarla baş başa kalıyor. Aradaki teknolojik köprü henüz küçük üreticiyi kurtaracak kadar yaygınlaşmış değil.
Tablonun en yorucu kısmı, her alışverişte bütçe ile beslenme alışkanlıkları arasında sıkışıp kalmak. Önümüzdeki aylarda yerli üretimdeki daralma devam ederse, temel gıdaya ulaşmak bir lüks olmaktan çıkıp ciddi bir lojistik krize dönüşebilir. Dijital tarım yatırımları kağıt üzerinde harika duruyor; ancak o sistemler tarlaya inip maliyetleri gerçekten düşürene kadar, tezgahlardaki bu etiketler cebimizi yakmaya devam edecek gibi görünüyor.