Dünyanın en büyük iklim zirvelerinden biri için üniversitelerden gelen 3 bin 373 başvuru, akademik dünyanın artık laboratuvar duvarları arasında sıkışıp kalmak istemediğini gösteriyor. Şirketler ve araştırma merkezleri tam olarak neden şimdi bu kadar agresif bir şekilde küresel iklim platformlarında yer kapmaya çalışıyor? Cevap basit: İklim finansmanının yönü değişiyor ve yeşil teknolojiler üzerine çalışmayan hiçbir kurumun önümüzdeki on yılda fon bulma şansı kalmıyor. Üniversiteler bu gerçeği gördüğü için, ellerindeki araştırma bütçelerini ve akademik kapasiteyi, zirvenin koridorlarında ses getirecek projelere yönlendiriyorlar.
Her gün binlerce akademik makale yayınlanırken bu başvuru çılgınlığı neden sıradan bir istatistikten ibaret değil? Çünkü mesele artık sadece makale yazmak değil; o makaleleri ticarileştirmek, iklim krizine teknolojik çözümler üreten fon havuzlarından pay kapmak ve fon sağlayıcıların radarından çıkmamak. Akademisyenler ve genç araştırmacılar, laboratuvarda geliştirdikleri karbon yakalama modellerinin ya da yenilenebilir enerji depolama sistemlerinin masa başında çürümesini istemiyor. COP gibi devasa organizasyonlar, yıllarca akademik dergilerde mahsur kalan teorilerin endüstriyle buluştuğu tek kestirme yol.
Bu tablonun günlük hayatımıza etkisi ise oldukça pratik. Üniversitelerin bu yoğun motivasyonu, yakın gelecekte hayatımızın her alanına girecek akıllı şebeke sistemleri, daha ucuz güneş panelleri veya karbon ayak izini otomatik hesaplayan yazılımlar olarak geri dönecek. Akademik kurumlar ile teknoloji şirketleri arasındaki bu zorunlu ortaklık, laboratuvarlardaki ham fikirlerin sıradan birer ürüne dönüşme süresini fark edilir ölçüde kısaltıyor. Yarın öbür gün kullandığınız elektrikli aracın batarya teknolojisi ya da evinizdeki ısı yönetim sistemi, bugün bu 3 bin başvurunun arasından sıyrılmayı başaran genç bir araştırmacının masasından çıkacak.
Tabii ki madalyonun diğer yüzünde ciddi bir rekabet ve fon kapma yarışı var. Her üniversitenin bu zirvelere var gücüyle asılması, bazen gerçekten dünyayı kurtaracak projelerin değil, sadece PR değeri yüksek ve hızlı pazarlanabilir fikirlerin öne çıkmasına yol açabiliyor. Bilimsel derinliğin pazarlama stratejilerine kurban gitmesi riski, bu ekosistemin en büyük zayıf noktası. Yine de fon akışının bu yöne evrilmesi, araştırmacıların en azından “Dünya yanarken biz ne yapıyoruz?” sorusuna teknolojik cevaplar üretmek zorunda olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.
Bu 3 bin 373 başvurunun kaçının gerçekten küresel iklim krizine teknolojik bir çare olacağını zaman gösterecek. Ancak bilimin kapalı kapılar ardındaki mahcubiyetini bırakıp küresel pazarlık masalarına bu kadar kalabalıkla oturması bile tek başına yeterince büyük bir sinyal. Soru artık üniversitelerin iklim krizine dahil olup olmayacağı değil; masada kimin söz sahibi olacağı.