Borsa ekranlarında yeşil barlar yanarken ya da kırmızı dalgalar boy gösterirken, şirket yönetimleri arkada başka bir operasyon yürütüyor. Geçtiğimiz hafta borsada kendi paylarını geri alan şirketlerin sayısı azmsanmayacak düzeydeydi. Peki bu operasyonlar sadece fiyatı yukarı çekme çabasından mı ibaret, yoksa bilanço arkasında başka bir hesap mı var?
Yatırımcıların bu hareketliliği yakından takip etmesinin sebebi basit: Piyasada şirketim değerimi biliyor mesajı aranıyor. Ancak asıl problem, her geri alım kararının aynı motivasyonla yapılmadığını fark edebilmekte yatıyor. Kimi şirket hisselerinin ucuz kaldığını düşünüp kasadaki nakdi değerlendirirken, kimi ise sermaye yapısını dengelemeye çalışıyor.
Bu dalgalanma özellikle küçük ve orta ölçekli bireysel yatırımcıları doğrudan etkiliyor. Derinliği az olan hisselerde yönetimlerin yaptığı yüklü alımlar, tahtadaki fiyat hareketlerini kısa vadede manipüle ediyormuş gibi görünse de orta vadede şirketin kendi varlığına duyduğu güvenin test edildiği bir alan yaratıyor. Şirketler bu hamleyle piyasaya ben buradayım sinyali verirken, BIST’i yakından izleyen fon yöneticileri de bu adımları portföy çeşitlendirmesinde kritik bir filtre olarak kullanıyor.
Kasa yönetimindeki bu agresif tutumun arkasında yüksek enflasyonist ortamda varlık koruma refleksi yatıyor. Şirketler ellerindeki nakdi faizde tutmak yerine kendi paylarına yatırmayı tercih ediyor çünkü kendi hisselerinden daha karlı bir yatırım enstrümanı bulmakta zorlanıyorlar. Öte yandan bu durum, operasyonel büyüme için Ar-Ge veya teknoloji yatırımlarına ayrılması gereken bütçenin finansal oyunlara kaydırıldığı eleştirilerini de beraberinde getiriyor.
Önümüzdeki dönemde bilanço sezonu yaklaştıkça bu geri alım furyasının şirketlerin borç-özkaynak dengesini nasıl etkileyeceğini net biçimde göreceğiz. Ekran başındaki herkes anlık fiyat değişimlerine odaklanırken, asıl kazançlı çıkanlar bu tahtaların arkasındaki finansal mühendisliği okuyabilenler olacak.