Devletin ya da kurumların teknoloji dönüşümü için açtığı destek paketlerinin arkasında genellikle iki motivasyon yatar: Ya gerçekten bir sektörün ayağa kalkması istenir ya da masadaki bütçenin yıl sonuna kadar harcanıp ilgili kalemin kapatılması gerekir. Bugün 40 bin TL gibi rakamların havada uçuştuğu, e-ticarete geçişten dijitalleşme hibelerine kadar birçok kalemin kimse tarafından talep edilmemesinin temel sebebi de bu iki dünya arasındaki derin uçurumdur.
Masanın bir tarafında Excel tablolarında harika duran destek rakamları var, diğer tarafında ise akşam dükkanı kapattığında “yarın faturayı nasıl ödeyeceğim” diye düşünen esnaf. Para çok cazip olduğu için değil; borç bataklığından ya da işlerin durgunluğundan sıyrılmak için dijitalleşmenin bir can simidi olabileceği düşünüldüğü için bu hibeler merak ediliyor. Fakat asıl problem, o paranın alınabilmesi için gereken bürokratik engellerin ve teknik şartların, küçük bir işletmenin mevcut kapasitesini fersah fersah aşması.
Bu yazıyı okuyup bitirdiğinizde cüzdanınıza 40 bin TL girmeyecek, evet. Ancak başvurulmayan o desteklerin arkasındaki yapısal tıkanıklığı görecek, teknoloji yatırımlarının neden sadece büyük oyuncuların tekelinde kaldığını ve kağıt üstündeki iyi niyetli projelerin sahada neden duvara çarptığını net bir şekilde anlamış olacaksınız.
Sistemin en büyük açmazı, dijitalleşmeyi lüks bir makyaj malzemesi sanan ama temel altyapısı eksik olan işletmelere “önce web siten olsun, sonra paranı veririm” mantığıyla yaklaşmasıdır. Deposunda barkod sistemi olmayan, eldeki stoğu deftere tükenmez kalemle yazan bir esnafa e-ticaret teşviki vermek, ehliyeti olmayan birine son model spor araba verip “hadi otoyola çık” demekle aynı şey. Kimse kapıyı çalmıyor çünkü kapının arkasındaki odada konuşulanlar ile caddedeki gerçeklik tamamen farklı diller konuşuyor.
Sahayı incelediğimde gördüğüm tablo oldukça net: Destek veren mekanizmalar ile o desteğe gerçekten ihtiyacı olanlar arasında görünmez bir duvar var. Şartnameleri hazırlayanlar ile kepenk açanlar aynı gezegende yaşamıyor. Başvuru formundaki karmaşık terimler, mali müşavir masrafları ve onay sürecindeki aylar süren belirsizlik, 40 bin TL’lik hibeyi esnaf için ödüle değil, adeta bir cezaya dönüştürüyor.
Gelecekte bu fonların erimesi kaçınılmaz çünkü teknoloji okuryazarlığı tabana yayılmadan yapılan para enjeksiyonları havaya savrulan kaynaktan öteye geçmiyor. Eğer gerçekten bir dönüşüm isteniyorsa, önce o kapıların önündeki bürokratik kilitlerin sökülmesi ve sürecin bir zahmetten ziyade bir rehberliğe dönüştürülmesi şart. Yoksa daha çok bütçe yanar, daha çok ilan “ilgi görmedi” etiketiyle arşivlerin tozlu raflarına kaldırılır.
Acaba bu hibeleri tasarlayanlar, hayatlarında tek bir gün esnaf tezgahının arkasına geçip o başvuru formunu kendi elleriyle doldurmayı denediler mi?