Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Kacır’ın açıkladığı teknopark yönetici şirketlerine yönelik 6,5 milyon liralık finansman desteği, ilk bakışta sıradan bir devlet teşviki gibi görünebilir. Haber sitelerinin birçoğu bu rakamı doğrudan manşete taşıyıp geçiştirdi. Oysa işin aslı, bu kaynağın nereye harcanacağından ziyade, Türkiye’deki yazılım ve donanım girişimciliğinin uzun süredir tıkanan damarlarından birine parmak basmasıyla ilgili.
Girişimciler bu haberi okuduğunda muhtemelen doğrudan kendi şirket hesaplarına yatan bir para hayal etti. Fakat sistem tam olarak böyle çalışmıyor. Bu destek, doğrudan teknoparkların yani kuluçka merkezlerinin ve yönetici şirketlerin altyapısını güçlendirmek için ayrıldı. Kullanıcının, yani ofis kiralayan, prototype geliştiren veya yazılımını ölçeklendirmeye çalışan küçük ekibin yaşadığı asıl problem para bulmak değil; o parayı harcayacak, fikrini ürüne dönüştürecek nitelikli fiziksel ve dijital ortamlara erişememek.
Piyasada dönen yaygın algı, devlet desteklerinin her zaman büyük sermayeli şirketlere yaradığı yönündedir. Aslında sanıldığı gibi değil. Türkiye’deki teknoparkların büyük bölümü, özellikle büyük şehirlerin dışındaki Anadolu merkezleri, yıllardır donanımsız ofisler ve yetersiz internet altyapısıyla ayakta kalmaya çalışıyor. Bir yapay zeka girişimi kurduğunuzu hayal edin; modelinizi eğiteceğiniz bulut sunucu maliyetlerini karşılamak bir yana, binadaki ortak laboratuvarın cihazları on yıldır yenilenmemişse o 6,5 milyon liranın niye şimdi verildiğini daha net anlarsınız.
Bakanlığın bu hamlesiyle birlikte yönetici şirketler, bu bütçeyi kuluçka merkezlerinin modernizasyonu, ortak prototip atölyelerinin kurulması ve erken aşama girişimlerin küresel pazarlara açılması için kullanabilecek. Sektördeki deneyimim şunu gösteriyor: Donanım ve derin teknoloji geliştiren ekipler, İstanbul dışındaki teknoparklarda imkansızlıklar yüzünden projelerini yarıda bırakmak zorunda kalıyordu. Bu destek, bölgesel eşitsizliği tamamen ortadan kaldırmasa da, en azından Anadolu’daki bir mühendislik ekibinin İstanbul’daki rakipleriyle aynı laboratuvar imkanına sahip olması için kritik bir eşik.
Önümüzdeki aylarda bu fonların teknoparklar tarafından nasıl kullanılacağını yakından takip edeceğiz. Eğer bu bütçe yine betonlaşmaya veya tabela projelerine giderse, konuşulan rakamların hiçbir kıymeti kalmayacak. Ancak paranın doğrudan ortak kullanım laboratuvarlarına ve test altyapılarına aktarılması, birkaç yıl içinde Türkiye’den çıkacak yeni küresel teknoloji girişimlerinin önünü açabilir. Soru şu: Yönetici şirketler bu kaynağı gerçekten üretenlerin eline verebilecek cesareti gösterebilecek mi?